Ağustos 22, 2012

kedi olalı bir fare tuttu(m) sanırım!

dergicilik gazetecilik yaptım lakin televizyon mecra olarak yabancısı olduğum bir arena... izleyiciyim. keza internet de... yani bir online denemem olmuştu ama o zaten belirli ve çok hareketli olmayan bir alan üzerineydi. sakin bir tempoyla gün rahat rahat bitiyordu. lakin yeni işimde ev konforunda ve üstelik ankara'da çalışabiliyor olmaya devam etmek güzel... lakin yatak odasından salondaki akşam yemeğine katılamayacak kadar başını kaldırmadan çalışmak biraz tuhaf...


derginin stresi ayın sonunda ortaya çıkar. son 3 gün davul gibi gerip sonra 1 hafta yatışla (mesela facebook'ta arkadaş fotolarına yorum yazmaca, takip edilen yabancı dizileri izlemece vs...) ödüllendirilir.

gazetenin stresi günlük olur. öğleden sonra biraz stres, biraz sürat, belki iş çıkışı bir bira ve çerez olarak ofis dedikodusuyla ödüllendirilir.

 televizyonun stresi başka bir stres öğle yemeğini bile hızla yiyip karıncalar gibi işlerinin başına dönen insanlar var ve bu döngü her sabah yeniden başlıyor. reyting diye bir şey var ki kahırbela... sanırım televizyon haberciliğinin ödülü işin ofiste bitmesi ve eve huşu içinde gidebilmek...

online ise bir garip... hem tüm zamanlar senin hem her an'a yetişmek her an'ı yakalamak zorundasın. çişe gitmek ya da yarım saat arkadaşlarla kahve içmenin imkanı yok. kafan sürekli orada, bir gözün yaptığın haberde diğer gözün başkalarının yaptığı haberde olmak zorunda. hit diye bir şey var sonra... sonra kadın bedeninin en çok pazarlandığı mecra olsa gerek...(yok televizyona haksızlık etmeyeyim bu konuda! daha kimse tv'nin eline su dökemez kadın bedeni pazarlamak konusunda.) fotogaleriler var ki ne alışacağım ne seveceğim onları... hem hazırlamak çok meşakkatli hem üslubu... ama yine de iş bitince -yani sıranı savınca- sitede şöyle bir dolaşırken bir garip mutluluk bir fırfırellalık oluyor insanda. kabul etmek lazım.

uzun cümlelerim hepten başa bela... internette görsel aramanın görsel seçmenin ayrı bir raconu varmış. paint'te sandığımdan daha çok iş yapılabiliyormuş. tv dili ile online mecranın dili neredeyse aynıymış -türkiye'de tabii ecnebiler detay aktarma aracı olarak görüyor online mecrayı-. ben haber nasıl okutulur'u bilmiyormuşum ve öğreneceğim çok şey varmış.

ps: the newsroom güzel diziymiş. hbo bu işi biliyor aga!

ps II: bir arkadaşımla konuştum uzun yıllar amsterdam'daydı. evleniyormuş, düğüne davet etti. ben bu işlerden bir süre elimi eteğimi çektim deyince de beni amsterdamlı bir arkadaşıyla tanıştırmayı teklif etti, ben de "neden olmasın," dedim. "sıkıcı insanlar ama sana olabilir," derken iyi mi söyledi, kötü mü hala karar veremesem de "i'm done with turkish guys" diye boşuna demiyormuşum. şu ara ne istesem oluyor ayol! ahah-ha.

ps III: hâlâ sürprizler olabilir. amsterdamlı enişte adayından başka ve daha önemli sürprizler de gelebilir. hatta an meselesi... gelsin eylül o zamansa!

ps IV: alfonso aramış beni. duymamışım telefonun sesini. mail gönderdim, dönmedi. acaba alfonso beni neden aradı? her şey yolunda mı? little cat b evde yalnız mutlu mu? çok gürültü yapıyor mu? benim beynim kulaklarımdan fışkırmak üzere mi? ve daha bir sürü şey....

sevgiler
josephine k




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder