Ağustos 12, 2012

gentlemen prefer blondes - I

"dear virgo, kuvvetle muhtemel bu yazıyı okuyorsun, işte otokontrol mekanizması diye buna deniyor -tam şu anda yaşadığıma- hakkında kötü şeyler yazmayacağım, söylemeyeceğim ve şu dakikaya kadar olan süreçte böyle şeyler yapmadım, bilakis üzgün olduğumu gören ve kızgın arkadaşlarıma karşı savunmak durumunda kaldım seni. senin de bu konuda ne kadar dikkatli ve nazik bir insan olduğunun bilincindeyim, sana bu kadar kısa bir sürede bu kadar önem atfetmemin en büyük nedeni de sanırım buydu. amma ve lakin -gelelim karpuz kabuğunun faydalarına- tavsiyeme uymayacağını tahmin etsem/bilsem de yine de senden blogumu okumayı bırakmanı rica ediyorum, lütfen."


çok öğretici ve  kısa bir yaz macerası yaşadım.

"tatil gibi kadınım," diye ona da söylemiştim, "kendini tatile indirgeme," demişti ki tatil neden indirgenen bir şey onu da anlamamıştım ama üstelememiştim de. zaten çok sinir olmadıysam üstelemeyi sevmem. tabii sonunda hem tatilin onun bilincinin dehlizlerinde gizlenmiş izlerini sürdüm hem de haklı çıktım. elbette haklı çıktığım için mutluluktan ölmüyorum, o altmetinleri yanlış yorumlamayı ve haksız olmayı tüm bu olup bitenlere tercih ederdim, o ayrı.


öyle bir durum ki  haziran gibi hayatıma zırt diye giriveren bu adam geçenlerde yaptığı bir iş gezisi sonrası rusya dönüşü -orada bir kadına tutuldu- aynı hızla hayatımdan çıktı. yani ben çıkarmak zorunda kaldım. ve ne yazık ki "i've seen this movie before" diyebildim ardından. böylelikle kin tutan bir mizacım olmadığını iyice anladım.

ilk sevgilim aynı zamanda hayatıma gerçek anlamda giren ilk ve tek mühendis ki kendisi şu anda moskova'da yaşıyor, düzgün bir çocuktu ve ilk gerçek hayal kırıklığımı onda yaşamıştım. ondan hoşlandığıma karar verdiğim "an"ın -sadece birkaç aydır birlikteydik- üstünden 10 saniye geçmeden "ayrılalım," temalı bir sms almıştım. yapacak bir şey olmadığından sorgusuz sualsiz "peki" diye yanıtlayıp kendi evrenime dönmüştüm.

sonra arkadaştan bozma, hızlı ve erken verilmiş bir kararla "the one" -ama o zaman bu tabir moda değildi henüz- yahut "soulmate" sandığım, aynı hayale aynı geleceğe baktığım bir adam oldu hayatımda. fırtınalı bir ilişkiydi. aşık oldum ona. pek çok hatta hemen her şeyi ilk kez onunla yaşadım. tecrübenin acı tatlı her yönünü tattım onunla. paranoyalar, kıskançlıklar, kalp kırıklıkları, hayal kırıklıkları, aşk acıları, geceleri gündüzlere gündüzleri gecelere bağlayan saatler boyunca sevişmeler, on dakikalık tuvalet molalarında özlemin, hüznün kucağında kıvranmalar, kendi sınırlarım, içimdeki manyak kadın, onun sınırları, onun içindeki doyumsuz adam, depresyonlar, kimsenin vazgeçilmez olmadığının anlaşıldığı acı deneyimler, ilk duygusal aldatılma tecrübesi, intikam, kin, nefret, affetmek ve edememek gitmekle kalmak arasında savrulup durmalar... bla bla... bu arada bu ilişkimden öğrendiğim en önemli şey gençliğin ve güzelliğin insanı zaman içinde terk ettiği gerçeği oldu. birlikte geçirdiğimiz 3 yılın sonunda çok yıpranmış, çok değişmiştik ikimiz de. sonra ben önce kendi bedenime sonra onun bedenine küstüm o yeni heyecanlar arıyor ama benim bir level üstümde bir heyecan bulamadığından tilki misali tekrar bana dönüyordu. amy (winehouse)'nin "back to black"ine de böyle bir evrede rastladım. neyse... ayrıl birleş, küs barış, bir türlü birbirimizden kopamadığımız 2 sene daha takvimlerden silindi ve aramızdaki kadın-erkek ilişkisi bitti.

devamı yolda...

sevgiler
jk


ps: bu filmi izlemenin zamanı gelmiş de geçiyor. tey tey de hey hey...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder