Temmuz 10, 2012

yaşasın: negatif

kafamı kurcalayan bir mesele var. yaklaşık 48 saattir bilhassa üstüne düşünmeden edemiyorum. tabii buna dün akşam yaptığım internet araştırmaları da tuz biber oldu. 2 hafta önce yaşadığım mide yanmaları, sürekli bir uyku hali, sık idrara çıkma ve tutamama, büyüyen meme hareleri... tabii tüm bunlara dikkat kesilmeme neden olan 6-7 gün gecikmiş periyotlarım...



dün gece 1925 model "phantom of the opera"yı izledim. ardından uyku tutmadı çünkü endişeliydim. türk siyasi hayatını okumaya başladım. huntington, 3. dalga demokrasileri, przeworski, demokratik pekişmeye minimalist maksimalist yaklaşımlar, democraduras, linz, stepan, pekişmiş demokrasilerin vazgeçilmez 5 unsuru... kutuplaşma evet, kutuplaştık biz ama son 2 seçimdir parçalanma ve oynaklık yok... demek ki siyasi istikrarı sağlıyoruz... mu? bla bla... gece 3'leri zorluyordum uyumaya karar verdiğimde.

sabah 7 buçukta kendiliğinden ve gayet gerilmiş bir biçimde uyandım. 8'e dek yatağın içinde kendimi rahatlatmaya uğraştım. 8'i 10 geçe bir-iki hafta önce ayrıldığımız ve bir aydır görüşmediğimiz  eski sevgilimi aradım. bir daha... bir daha... telefonda bir ses cızırdadı. alfonso'nun uyanmaya çalışan sesini duyunca sinirlerim bozuldu ve ağlamaya başladım. eczaneler 9'da açılıyordu ve daha 1 saat vardı ve alfonso zamansız kıskançlıkları ve umursamazlık maskesiyle beni çileden çıkardı. bir parça daha bekledim yatağın içinde ama gözlerimden akan yaşlara mani olamıyordum. kalkıp sabrina'nın odasına gittim. ağlamamaya çalışarak onu uyandırdım. korktu tabii. birlikte dışarı çıktık. eczanenin açılmasını beklerken sabrina alfonso'ya kızıyordu. bense hem çok gergindim hem da hâlâ karşımızdaki bankanın kapısında bekleyen genç bankacıyla flört ediyordum. evet, bazen gerçekten sınır tanımayan bir orospuya dönüşebiliyorum.

eczane... halimden gayet tedirgin olmuş eczacı... eve dönüş yolu... "doğursan mı ya, ben bakarım aslında sen süt ver yeter," diyerek beni yatıştırmaya ve havayı yumuşatmaya çalışan sesi... tuvalette geçmek bilmeyen gergin dakikalar...idrar damlacıklarının gösterge kutusu içinde hızla ilerleyişi ve pembeleşen çubuk... kalbimin kulaklarımda güm güm sesi eşliğinde atışı... titreyen ellerle bakılan prospektüs... sonra sesi kısılan kalp ritmimle birlikte usul usul tekrar akmaya başlayan zaman...

dizlerime çok çok ağır gelen bedenim ve kan dolmuş yanaklarımla sabrina'nın endişeli bakışları altında kendimi bıraktığım koltuk...

hayat güzel... kimse için üzülmeye değmez. ve zaman zaman negatif sonuçlar bile büyük bir mutluluk kaynağına dönüşür. demek ki bazen de genel çerçevenin nasıl göründüğünde değil, negatif detaylarda aramak gerek mutluluğu ve huzuru...

florence and machine you've got the love

ps: knocked up'tan bir kare... bir daha gün sayma metodu yok! bir bebek yok belki ama ben yeniden doğmuş gibi hafifim... neydi? eşeğini önce kaybedip sonra bulmak mıydı? onun gibi bir şey işte...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder