Eylül 18, 2011

Değişim zamanı

Benim hayattaki en büyük tutkum yazmaktı. Hâlâ öyle mi, bilemeyecek kadar yorgun, küskün ve kırgınım. Kolay bir karar olmadı benim için; ancak en azından sırf beni mutlu ettiğinden yazmaya ve okumaya para ve zaman ayırabilmek için bile sektör değiştirmem gerektiği kanaatine vardım. Bu işlerle uğraşmaya başlayalı beri ben benlikten çıktım, ne fiziksel ne ruhsal ne de zihinsel açıdan eskiyle bir bağım kaldı. Fotoğraflardaki güler yüzlü, sevimli, şirin ve saf genç kadını artık aynaya baktığımda bulamıyorum.



Ve artık sadece bu farkındalık bile beni her dakika daha çok mutsuzlaştırıyor.

Çok radikal bir karar aldım. Şimdilik sadece sevgilim ve en yakın -ve belki tek "gerçek"- arkadaşım biliyor. Eski yaşamımla bağlarımı neredeyse tamamen kopardım. Eski erkek arkadaşımla birlikte yaşadığımız evi boşalttık. Alfonso'nun boş odasına yığdık eşyalarımı. Zaten pek bir şeyim de yok. Evi taşıdığımız günden beridir de hasta yatıyorum. Bugün bir parça toparladım akşama sevgilim eve gelmeden yemek yapmak istiyorum ona.

Her neyse... Konuya döneyim.

Sektör değiştiriyorum. Yani sektör değiştirmeye karar verdim. Sırf beni "yazı"ya yakınlaştıracak diye seçtiğim bu sektörün bir hayrını görmedim bugüne değin. Beni tüketmekten ve mutsuz etmekten, içimi kemirmekten ve varolan birikimimi de boşaltmaktan başka bir becerisi yok bu işin. Yani insana hiçbir katma değer sağlamıyor ve sürekli seni hazırdan yemek zorunda bırakıyor. Bu maddi anlamda da böyle manen de... Mesela param varken -daha doğrusu baba parası yiyorken- hep iş için cebimden ekstra harcamak zorunda kaldım, bırak üstüne 3 kuruş koymayı. Bu işe başladığımda gayet akıcı İngilizce konuşabiliyorken şimdi ancak kem küm edebiliyorum. Bu işe başlamadan evvel konser, sinema, tiyatro, farklı şehirler, sergiler gezebiliyorken şimdi en son ne zaman sinemaya gittiğimi hatırlayabilmek için belki saatlerce düşünmem gerekiyor. Bu işe başlamadan evvel her gece birkaç saat içimden geldiği gibi yazıp okuyabiliyorken şimdi sadece standart bir şablona hapsolmuş kısa ve uçucu metinler yazıyorum ve eve geldiğimde genelde canım hiçbir şey yapmak istemiyor hatta zaman zaman buna nefes almak da dahil.

Velhasıl artık ben de daha çok kazanabileceğim, seyahat edebileceğim ve işten kalan zamanlarımda hayıflanmak dışında bir şeyler yapabileceğim bir iş istiyorum. Eski işimde işten artan zamanlarımı da iş / cadaloz iş arkadaşları / ömür törpüsü patron / yetmeyen maaş yüzünden ödemekte güçlük çektiğim faturalar, ev kirası, aidat, zırt pırt düşünmekle geçiriyordum. Artık iş yerinde biten, benimle birlikte eve gelmeyen, faturalarımı nasıl ödeyeceğimi, karnımı nasıl doyuracağımı düşündürtmeyen bir iş istiyorum. Çünkü yazıya yakın olayım derken yazıdan beni bunca uzaklaştıran, 3 yıldır bir öykümü bile -doğrudan ya da dolaylı olarak- bitirmeme engel olan bu işi yapmaya artık tahammülüm kalmadı. Daha gençsin nasılsa daha çoook paralar kazanırsın, daha gençsin nasılsa daha çooook tatil yaparsın, daha gençsin daha çoook gezersin, daha gençsin iş bulursun, daha gençsin sigorta mı hallederiz, denile denile gençliğimin kıyısından geçtiğim bir hayatım olmasını istemiyorum artık. Dile kolay 5 yıl sömürüldüm bu mesleğe olan tutkum yüzünden. Ve hep bunca yol kat ettim dönmek olmaz, diye düşündüm. Ve evet, bir sabah uyandığımda okuma yazmayı öğrendiğim günden beri elimden düşürmediğim kalemimi nereye koyduğumu anımsamadığımı daha da acıklısı anımsamak istemediğimi fark ettim. İşte o an anladım ki benim pilim bitmiş arkadaşlar. It's over! Hem de daha yolun başında sayılabilecek bir yaşta...

Haa aynı sektörde iş aramaya devam ediyor muyum, evet. Ama ben de hep eleştirdiğim "o" mantaliteye sahibim artık. Büyük (yani aynı anda yüzlerce kişiyi sömürebilen), adı sanı olan bir yere tabir-i caizse "kapağı atmadıkça" düşük ücretlere, eksik yatırılan ya da hiç yatırılmayan sigortalara, kaprisli, kendini beğenmiş teenage iş arkadaşlarına, meslekte uzmanlaşmak yerine "mobbing"de uzmanlaşmış ve kocalarından umudu kesmiş menopozlu teyzelere, andropozun kıyısında olduğundan karşısına çıkan her genç kadından kendisine meze yapmak isteyen erkeklere falan tahammülüm kalmadı.

Cebimdeki son 10 lirayla iş görüşmesine gittim hatrı sayılır bir yere. Gittiğime gideceğime pişman olup geri döndüm. Ayaklarım da çorapsız giydiğim ayakkabılar yüzünden paramparça oldu. 1 paket sigara aldım ve yanlış durakta indim, cebimde 5 lira taksi parası kalmadı. O yolu ayaklarımı parçalayan ayaklarıma rağmen karınca hızıyla yürüdüm. Taksiye binsem 4 lira ancak tutardı. Bir ev taşıdım, 3 gündür hasta yatıyorum. Canım aynaya bakmak istemiyor çünkü aynaya bakınca tüm kemiklerimi görebiliyorum. Aynaya bakmak istemiyorum çünkü sürekli stres deposu gibi dolaşmaktan cildim mahvoldu. 6 yıldır tatil yapmadım ve becerebilsem bu yaşımdan sonra tırnak yemeye başlardım herhalde. Psikopat gibi kıpırdanmadığım tek bir dakika yok. Şimdi dönüp bakıyorum, ben bu kadın değildim. Ben bu kadını tanımıyorum. Ben bambaşka biriydim bu mesleğe başladığımdan beri biri / bir şeyler içimi boşaltıyor adeta. Yıllar içinde 15 kilo kaybettim mesela, bu bile insanın içinin boşalmış gibi hissetmesi için yeterli.

Neyse...

Sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Beni "yazı"ya yakınlaştırsın diye seçtiğim gazetecilik mesleğini ifa etmek istemiyorum artık. THY'nin kabin memuru alımlarını başlatmasını bekliyorum, kısmetse kabin memuru olacağım. Bu ailemi daha çok kızdıracak belki ama en azından daha çok kazanacağım kesin.

Araştırmalara başladım. Nasılsa hiçbir meslek -ki buna memuriyet de dahil- beni gazetecilikten daha mutsuz ve perişan edemez. Umarım benim için bu defa hayırlısı olur. En azından yeni yerler görürüm, iyi bir maaşım olur ve hiç yoktan yorulduğuma değer...

sevgiler
josephine k
"view from the top" filminden...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder