Mayıs 23, 2011

Yazmalı mı yazmamalı mı?

Boş yere mi uğraşıyorum yoksa?

Belki de annem haklı ha?

Belki de ergenliğin verdiği deli cesaretiydi benimki. Boş yere yıllarımı tükettiğim hissinden alıkoyamıyorum kendimi.

Yazmak başlangıçta sadece çocukça bir eğlenceydi benim için. O çocukça eğlencenin ne zaman bir amaca dönüştüğünü asla fark etmedim. Hâlâ daha, ne zaman genetik mühendisi olmaktan vazgeçtim de bugünlere geldim, bilmiyorum. Önceleri yetenekli olduğuma gerçekten inanıyordum. Hatta 'bu iş için yaratılmışım ben'e kadar götürdüm işi. Tabii vasat arkadaşlar arasında parlayan bir mücevher gibiydim. Süperdim, şahaneydim. Ancak hayat o kadar anlayışlı ve süper değildi, hatta o kadar adaletsizdi ki çok çalışmanın çoğu zaman hiçbir anlamı yoktu. Sonraları 'para kazanma' telaşına düşünce -bu telaşa neden bu kadar erken düştüm, onu da bilmiyorum- çok çalışmayı da para kazanmayı da beceremedim ve daha pek çok şeyi de aslında. Geriye bir tek yapabildiğimi sandığım 'yazmak' kaldı. Bir de onlarca sene yaza yaza defterler tükettiğim günlükler, sağa sola saçılmış kağıtlar, üstüne -kimbilir nerelerde- notlar yazılmış mendiller, birkaç word dökümanı falan...

Ailem -ortasınıf ailelerin adeti olduğu üzere- beni asla desteklemedi bu konuda. Tabii ufak tefek başarılar karşısında memnun olsalar da onlar için asla bir anlam ifade etmedi yazma çabam. Daima ergenlik gibi gelip geçici bir evre olduğunu düşündüler. Alt orta sınıf için, memur çocukları için sanat ya da yetenek bir tür anarşiden ötesi olmadı hiçbir zaman. Düzeni bozmaya, ailenin senin için öngördüğü geleceğe karşı koymaya kimsenin hakkı yoktu. İşin içine sanat girdiği zaman eğitim için harcanan zaman ve paranın heba olabilme olasılığı gün yüzüne çıkardı. Riskti bu. Oysa hayat risk almadan, daha az yıpranarak -bir kadın için yıpranmak elbette önemli, hatta bir erkek için olduğundan daha önemli, en azından evlenip çocuk yapana dek- ailenin öngördüğü gibi daha kolay ve daha tasasızdı.

Nitekim hiç gelmem sandığım bir yaşta hiç gelmem sandığım bir noktada çevremde kimse olmaksızın yapayalnız bekliyorum işte. Sağa sola bakınıyorum. Başıma gelenlerden kimseyi sorumlu tutmuyorum zira başarısız olma ihtimalini hiç hesaba katmadan giriştiğim bu işte hesaba katmadığım daha nicelerini gördükçe gözüm korkuyor. Çok zamanımın kalmadığını da hissediyorum. Sonuçta daha ne kadar direnebilirim ki annemin yakarışlarına? Ama bir taraftan da -iflâh olmaz bir ergenim ben, evet- bunca emeğin, çabanın,bunca feragat edişin bir anlamı olmalı, diyor içimdeki lanet olası "o" ses... Beni bu yollara sürükleyen ve yapayalnız kalmamın tek müsebbibi olan o "evil" ses...

Acaba artık haddim olmayarak giriştiğim bu işe bir son vermenin zamanı geldi de geçiyor mu ne?

Çocukluk hayalleri... Ne güzeldir onlar. Keşke...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder